Sayfalar

15 Kasım 2011 Salı

Heyyy Taksiii!!!

Hiç reddedildiniz mi?Ben edildim...

Bir taksi şöförü beni bugün reddetti..Çünkü çünkü gideceğim yer çok yakınmış,trafik yoğunmuş gidemezmiş oraya...
Efenim olay şöyle gelişti;bugün akşam saatlerinde tam olarak 19:10 civarında güzide ülkemizin en modern şehirlerinden birinin en elit semtlerinden birindeydim.18:50'deki randevuma gecikmiş olduğumdan telaş içersinde taksiye bineyim dedim demez olaydım.Şöför gayet rahat bir tavırla alamam dedi.Yanlız dikkatinizi çekerim taksiye duraktan binmeye teşebbüs ettim adam sırada yani...
Neymiş efendim 3-5 liralık yolmuş geçen dolmuş-taksilere bineymişim...Şöfer Bey'e gayet kibar bir şekilde bu yaptığının yasal olup olmadığını sordum.Aldığım yanıt ise kibarlıktan biraz uzaktı."Git şikayet et istersen"
Ben azimli bir kibarlıkla yanıt verdim"Olur ederim tabii"
Sanırım kibarlığıma müteşekkür olup arabadan inip bana teşekküre gelmek istedi;tabii o bana hamle edince bende köşede park etmiş polis arabasına hamle ettim arkadaş nereye yöneldiğimi görünce ısrar etmedi uzaklaştı...Uzaklaşırken de son sözü söyledi "Soran olursa çalışmıyorum  mazeretim var asabiyim"

Bence;
Uysal bir insan olarak bana söyleneni yapacağım nasılsa plakası elimde...

12 Eylül 2011 Pazartesi

Bir Başkadır Ankara Geceleri...

Siz hiç Ankara'yı gece gördünüz mü?Ben gördüm...

Yıllar yıllar önce hani ben daha genç ve güzelken -epey zaman geçmiş aradan hay allah- erkek arkadaşım dedi ki "Bak seni çok güzel bir yere götüreceğim Ankara'yı gece haliyle izleyebileceksin" Safım ya sevine sevine düştüm yola AA oda ne azıcık gittik bir yolun başında durduk karşımızda bütün haşmetiyle Ümitköy'deki çevre yolu tamam ışıl ışılda Atakule filan bekleyen bir bünyeye tuhaf geldi dönüp baktım;benim ki sevine sevine "Bak dedi nasıl romantik di mi?"
Kıyamadım bıraktım mutlu olsun...

Bence;
Hala güzelim...

7 Eylül 2011 Çarşamba

İnternet Bir Zamanlar Kabloluymuş...

İnternetiniz var mı?Benim yokkkkkkkkkkkkkk!!!!!!!!!!

Tabi haklı olarak dediniz ki nasıl bu yazıyı yazıyorsun arz edeyim efenim...İki ay boyunca internetin olmadığı bir yaz tatili geçirdikten sonra sevine sevine evime ve internetime döndüm ki o da ne?Modemim ben yokken can vermiş tabii bir bakışta anladım aletin güç lambası bile yanmıyor neyse evde nuh-u nebiden kalma bir bir modem vardı onu bağlamaya çalıştım olmadı aradım servis sağlayan teşkilatı başladım derdimi anlatmaya beni modemim bozuldu yenisini nasıl bağlayayım diye sağolsun pek bi hanım kız çıktı ve sordu:"Modeminiz beş dakikadan beri açık değil mi?" -kontrol edecek ya zavallı- Benim cevabım belli tabii "Şey benim modem bozuk galiba power düğmeside dahil hiç ışık yanmıyorda" Kızcağız herhalde uyması gereken prosedür var "Bi dakka" dedi "Ben bir sinyali kontrol edeyim".Ben modemimle melül melül bakışırken kızacağızdan uyarı geldi herhalde o arada bişeyler yaptı ki "Değişiklik var mı"diye sordu benim cevap aynı "Hanfendi bunun lambaları sönük benim eski modem..." ama fırsat vermiyor ki arıza kaydı aldım sizi arayacağız diyor ve kapatıyor...Hakikaten bugün döndüler önce bir bey aradı arıza kaydınız alınmış size dönüş yapıldı mı diye sordu yok deyince ben;biri daha aradı ve nihayet bana aradığım hayatımın anlamı haline gelmiş cevabı verdi:
"Hanfendi sizin modem bozuk galiba..."
Hadi yaaaa...

Bence;
Gidip aldığınız yeni modemin kurulumunu doğru yapın.Nasıl kurduysam sadece ethernet kablosuyla girebiliyorum.Neyse buna da şükür...

18 Ağustos 2011 Perşembe

Tarihlerden 17 Ağustos'u Silelim Mi?


Ağladınız mı?Ben ağladım...
Deprem için yas tuttuğumuz bir günde bambaşka bir coğrafyadan gelen bir haber yaktı içimizi...
Pırıl pırıl gencecik,şerefli gençlerimiz kimi yeni evli,kimi çoluk çocuk sahibi kimi bekar yoklar artık öldüler...
Küçücük bir çocuktum mahallemizin yakışıklı ağabeylerinden biri şehit düştüğünde herkes ağlarken anlamamıştım bile şehit düşmenin ne demek olduğu.Yıllar boyunca öğrendim  haberlerde gençlerimizin öldüğünü her duyduğumda keşke bu konuda hep cahil kalsaydım diyerek...
Gözlerim doldu içim acıdı...Şehitlerin ailelerini düşünemiyorum bile Allah hepsine sabır versin...

Bence;
Bence yok bütün ülke olarak istemeliyiz ki bu dursun artık.Anneler,eşler,babasız çocuklar ağlamasın...

16 Ağustos 2011 Salı

Koş Küçük Kardeş Koş...

Kardeşiniz var mı?Benim var...
Ama benden büyükler bu yüzden küçük kardeş dramını çok iyi bilirim.Bakkaldan ekmek mi alınacak koş küçük kardeş koş,kahve mi yapılacak hadi küçük kardeş koş mutfağa,sofra mı kurulacak,gazete mi getirilecek bilin bakalım kim koşacak?
Bide ne kadar büyürseniz büyüyün onlardan küçük kalacağınız için cevap veremezsiniz tartışamazsınız biraz uzatsanız mızmız olursunuz vs vs.
Ne demişler evin küçüğü olacağına git dağda...Neyse...

Bence;
Kaderimiz bu küçük kardeşler koşmaya devam...


11 Ağustos 2011 Perşembe

Otobüslerde Kum Torbası Hizmeti....

Şort giydiği için dayak yediğini söyleyen kızın haberini okudunuz mu?Ben okudum...
Olay zaten başlı başına yanlış bana göre genç bir kızın İstanbul gibi bir şehirde -ki bırakın  burayı böyle bir zihniyetin Patagonya da bile yaşamaması gerekmektedir bana göre-şort giydiği için dövülmesi akıllara sığmayan bir olaydır...Kendinden daha zayıf birine sadece hayata bakış açılarınız farklı diye vurmak zavallıktan başka birşey değildir bu tartışılmaz bile...Beni etkileyen kızın anlattıkları oldu darp edildikten sonra polisi aramaya çalıştığında birisi uzanıp elini tutmuş ve boşver demiş milletin başını belaya sokma bırak millet evine gitsin ya da buna benzer birşeyler işte;Benim içimi dayak olayından daha acıttı.Bu nasıl bir bakış açısıdır genç bir kız birinden gözünün önünde dayak yiyor ve bir başkası buna boşver diyebiliyor bu nasıl bir vicdandır bu nasıl bir anlayıştır...Yani o biri -başka tabirlere terbiyem el vermiyor- kızı kolundan tutsa otobüsten indirse eşekten sudan gelinceye kadar dövüp bir köşede bıraksa bir otobüs dolusu insanın umru olmayacak yeter ki eve gitsinler...
Bu ne ya...Gerçi hergün dayak yiyen kadınları,taciz edilen kadınları,öldürülen kadınları okurken çocukluğumuzdan beri,"Kocanın vurduğu yerde gül biter","Dayak cennetten çıkmadır","Döverde severde" laflarıyla büyütülürken aman elalem ne der diye en sevdiklerimiz tarafından giyinmemeye,konuşmamaya,düşünmemeye yönlendirilirken alt tarafı bir kız yüzüne bir yumruk yemiş ne olacak ki...Giymeseymiş canım şort uzatmasaymış bacaklarını mazallah "Elalem ne der sonra?"
Merak etmeyin bakın elalem boşver de evimize gidelim diyor o zaman "Vurun K......!!!!"

Bence;
Olayı kınayın ve kınatın...

31 Temmuz 2011 Pazar

Sıcak Bir Yaz(ı)...

Yazı sever misiniz?Ben severim...

Severim ama sıcaklarını değil;Yazın rahatlığını hafifliğini severim...
Haziran geldi mi herkes bir rahatlar tatil moduna girer,daha neşeli huzurlu olur.Kavun karpuz çıksada yesek hayalleri başlar,tatil planları yapılır,pikniklere gidilir,balkonlara masa atılır.Karşı komşuyla sohbet başlar.Bütün evlerin içi dışındadır yazın.Kıyafetlerimiz bile mümkün olan en aza indirgenir ayaklarda bir özgürlük başlar.Astığınız çamaşırlar şıp diye kurur hadi yemekten sonra bir yürüyüş yapalım denir.
Dondurmanın mevsimidir yaz...
Gece geç saatlere kadar oturmanın,kısa kalp çarptıran ilişkilerin,denizin,kumların mehtap altında söylenen şarkıların mevsimidir yaz...
Tabii aynı zamanda,geceleri sıcaktan uyuyamamaların,cüzdan yakan tatillerin,günde en az üç kez duş almanın,sıcak çapmalarının ve güneş yanıklarınında mevsimidir ama neyse...
Bütün sıkıntılarına rağmen keşke bitmese denilir hep...
Kısacası hoş bir mevsimdir yaz...

Bence;
Bugün daha önce hiç denemediğiniz bir çeşit dondurma yiyin...


25 Temmuz 2011 Pazartesi

Dinlemesek de izlemesek de Bir Amy Winehouse Var(dı)!!!

Amy Winehouse isimli şarkıcıyı dinlermisiniz?Ben dinlemem...
Haberlerde son dakika geçtiler;Amy Winehouse evinde ölü bulunmuş...İlk düşüncem yazık çok gençti ikinci düşüncem ise kesin uyuşturucudandır oldu...Sonra önyargıma kızdım sanki bütün ünlüler ya da biraz aykırı görünen kişiler uyuşturucudan ölmek zorundaymış gibi ne yazık ki haklı çıktım gencecik ve son derece yetenekli (öyle olduğunu söylüyorlar inanmak zorundayım zira kendisini hiç dinlemedim) bir insan daha bu illetten göçüp gitti...
Tabii arkadan tipik yorumlar yapıldı...Yok aşk acısını kaldıramadı,yok su testisi su yolunda kırılır vs.vs.Konuşmak kolay tabii...
Böyle düşünürken bile sizin iç ses başlamış yorum yapmaya...
Bir yandan birkaç defa rehabilitasyona girip yine kurtulamadı kendi sonunu kendi hazırladı bir yandan diyorsunuz ki kimbilir üzerinde ne baskılar vardı da bu hallere düştü...
Düşünüyorsunuz düşünüyorsunuz yazık diyorsunuz ve üç gün sonra unutmak üzere bir kenara koyuyorsunuz...

Bence...
Açın bir şarkısını dinleyin...Ben dinledim...



7 Temmuz 2011 Perşembe

Dakiklik iyidir...

Duydunuz mu?Ben duydumm...
Bir erkek bir kadını bekletirse şık bir restorana götürmeliymiş ki kadın iyi ki bekledim desin...
Peki ya bir kadın bir erkeği bekletirse nereye götürmeli ki erkek iyi ki bekledim desin...

Bence:
Kimse kimseyi bekletmesin ki gereksiz beklentilere girilmesin...

Prosedür böyleyse prosedür ne?

İlaç kullanım raporu diye birşey duydunuz mu?Ben duydum(duymaz olaydım)...
Efenim;Sürekli bir hastalığa sahip olanlar bu rapordan çıkarttırıyorlar böylelikle hastalıklarının tedavisi için gerekli ilaçları sorun çıkmadan alabiliyorlar.Buraya kadar güzel ama birbirine bağlı kurumlar iletişim eksikliği içerisinde olursa işler karışıyor.Nasıl mı?Buyrun okuyun:
Diyelim ki hastasınız (İç ses:"Manyak niye hasta olsun millet gece gece insancıklara yakıştırdığı şeye bak." Yazan iç ses: "Kapa çeneni konuyu sulandırma." İlk iç ses"İyi tamam be"...!!!)
Diyelim ki hasta biri var (İç ses"Bak bu iyi" Yazan iç ses"Ya sabır!!")Bu kişi bir kuruma gidiyor tetkikleri yapılıyor teşhis konuluyor sen  Y hastalığına bağlı tanımlanmamış X hastasısın ve bu ilacı kullanman gerekiyor git bu kurumun sekreterliğine bir rapor al o raporla diğer kuruma git ilacını al diyor doktor.
Kişi tamam diyor topluyor evraklarını çıkıyor doktorun bağlı olduğu kurumun sekreterliğinin karşısına ben diyor Y hastalığına bağlı tanımlanmamış X hastasıymışım yazın rapora gideyim ilacımı alayım.Tamam diyor sekreterlik yazalım ama prosedür gereği X'i yazamayız sadece Y yazacağız...Kişi ne yapsın peki diyor alıyor raporunu gidiyor ilacını almaya ben X hastasıyım bana ilaç verin diyor Tabi diyor ilaççı kurum bakalım raporuna...Görünce yazıyı olmaz diyorlar bu ilaç X hastalığı için burada Y yazıyor sana ilaç yok prosedür böyle git raporu aldığın kuruma düzeltsinler.Kişi sekreterliğe geri geliyor diyorki kabul etmediler buraya X yazın yok diyorlar olmaz biz yazamayız git doktoruna.Kişi gidiyor doktoruna raporu gösteriyor tamam diyor doktor ver raporunu ben bunu elimle yazayım diyor, kişi artık akıllı çıkıyor sekreterliğin karşına böyle kabul olur mu diyor tabi diyor sekreterlik doktorun yazsın gel bize onaylat kişi epey bir akıllandığı için arıyor ilaççı kurumu böyle olursa vericeniz mi ilacımı diyor;Tabi diyor ilaççı kurum raporu onaylat getir.Kişi sevine sevine gidiyor düzelttiriyor raporu sevinçten uça uça veriyor onaya gönlü rahat çünkü raporunda Y hastalağına bağlı tanımlanmamış X hastalığı yazıyor,onaydan gelen raporla dünyası kararıyor onayı tam X kelimesine basmışlar okunmuyor X.
Kişi ilaççı kuruma soruyor ne olacak diye geliyor yanıt anında gidin raporu aldığınız kuruma düzeltsinler prosedür böyle...

Bence
Sağlık hizmetlerinde böyle bürokratik engeller ufak tefek bazı aksaklıklar yaşansa da  eskiye nazaran çok büyük gelişmeler var.Benim müdavimi olduğum hastananin bütün sağlık ekibi ve diğer çalışanları yorucu ve ağır koşullara rağmen güleryüzlü ve nazik bir şekilde yardımcı olmaya işlerini ne iyi şekilde yapmaya çalışıyorlar.Kendileri ya da çocukları hasta olan ve morallerinin en dibinde sinirlerinin en üste seviyesinde olan insanlara anlayışlı ve hoşgörülüler.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Cennet Karadeniz...

Karadeniz'e hiç gittiniz mi?Ben gittim.
Daha önce hiç görmediğim sadece övgüsünü duyduğum yerleri gözlerimle gördüm ve inanın hiç abartı yok...
Azizim o ne muhteşem bir doğadır.Yeşilin her tonu,mavinin her tonu ve yağışlı günlerde grinin her tonu...
Doğu Karadeniz semalarına yaptığımız bu seyahat Trabzon hava limanından başladı yaklaşık bir saatlik araba yolculuğuyla hedefimiz olan Rize'ye ulaştık.Daha yoldayken gördüğümüz manzara sayesinde şaşkınlığa düştük.Yolun bir tarafı deniz bir tarafı dağ.Dağlarda yeşillikler arasına serpilmiş güzel müstakil evler;eskiside var yeniside ama hepsi doğayla uyumlu görünüyorlar.

Asıl kalacağımız yer Rize olmasına rağmen Trabzon'a da sık sık gittik.Trabzon'un Forum Trabzon adında müthiş bir alışveriş merkezi olmasına ve caddelerinde  bir çok ünlü mağaza bulabilmenize rağmen ben Rize'yi daha çok beğendim.Daha ufak ve sevimli.İnsanları çok güler yüzlü ve yardımsever.Trabzon tabiki çok daha büyük dediğim gibi bir çok ünlü mağazayı bulabilirsiniz.Gümüşçüler çarşısını gezmek aklınızı başınızdan alabiliyor.Araçlara kapalı bir yolun iki yanı kuyumcular ve gümüşçülerle dolu.Trabzon işi bilezikler,kolyeler ve envai çeşit süs eşyası sizi ve cüzdanlarınızı bekliyor.Ne yazık ki takılar inanılmaz güzel olsa da çok pahalı ve bütçenizi zorlayabiliyor.İlla bir şey almak isterseniz ama bütçeniz kısıtlıysa kolye uçları ideal olabiliyor.Hediyelik alalım dersek Trabzon'daki telkari ile yapılmış eşyalar öne çıkmasına rağmen fiyat sorunu oradada var en iyisi telkariden yapılmış çeşitli boyutlardaki takunya ve terlik şeklindeki süs eşyaları.Çeşitli ebatları olduğu içinde bütçenize uygun olanını seçebilirsiniz.Özellikle Keşan denilen kumaşlardan dokunmuş elbiseler ve bandanalar çok fazla ve bütçenize uygun olanı seçmekte zorlanmıyorsuz;Rize'ye has olan ve Rize bezi diye anılan ve terletmeyip üşütmediği idda edilen kumaşlardan yapılmış giysiler,örtüler,nevresimler Rize'de bol bol var ama el dokuması olanlar bir hayli pahalı ama son derece güzeller.Ayrıca horon tepen kızdan,teknesindeki Temel Reis'e ya da bir kasa hamsi gibi çeşit çeşit buzdolabı süsleri emrinize amade.
Alış verişi kenara bırakır ve doğaya dönersek dediğim gibi muhteşem bir manzara ver.Gözünüzün görebildiği her yer yeşil ya ya da mavi özellikle Rize'de bu çok belirgin.

Oralara gidipte bir Uzungöl'ü,bir Ayder'i,bir Sümela'yı görmeden olmaz.Eee ne yaptık bizde gördük tabii.
Önce Uzungöl;Rize'den yaklaşık bir saatlik bir yolculukla ulaşılıyor ama yolu çok virajlı ve bir süre sonra insanı rahatsız edebiliyor.Yukarı çıktığınızda yürüyüşten başka yapacak pek bir şey yok yaklaşık bir saatlik bir zaman orayı gezip görmek için yeterli tabii bizim olduğumuz gibi bir manyak değilseniz gördünüz her dükkana girerseniz dört saatte ancak tur atarsınız.Bir notta havayla ilgili sakın aşağıda güneş var diye dımdızlak gitmeyin yukarısı çok soğuk olabiliyor sonra dükkanlarda şal aramayın.

Sümela çok uzun bir yolculuktan sonra varılabilen tarihi bir hazine.Arabayla epey yakınına kadar gelebiliyorsunuz ama sonraki birkaç km'yi yürümeniz gerekiyor o yüzden sağlam bir ayakkabı giymelisiniz.İçi çok güzel ama vadiye bakan odaları restorasyon nedeniyle kapalı o yüzden çok büyük bir bölümünü gezemiyorsunuz yinede büyüleyici bir yapı.

Ve Ayder Yayla'sı favori yerim.Muhteşem bir doğaya sahip temiz havasıyla son derece güzel bir yer öyleki ayrılmak istemiyorsunuz.

Tabi bu kadar gezince insan acıkıyor.İstinasız söyleyebilirim ki yemeklerin hepsi çok güzel ve hepsi çok kalorili kesinlikle üç-beş kilo alıp dönüyorsunuz.Özellikle kuymak(bir çeşit peynirli yemek,inanılmaz bir lezzete sahip)  ve laz böreği(yufka arasında muhallebi gibi günahkar bir tatlı) insanı çok fena yoldan çıkarıyor.

İlgimi çeken bir şeyde normal simitin burada yaygın olmaması Rize'liler Rize simiti adını verdikleri susamsız yuvarlak mayalanmış hamurdan gevrekler yiyorlar biraz sert olsada tadı fena değil özellikle çayla güzel oluyor.Ve tabi saç kavurma anlatılmaz yenilir...

Kısacası Doğu Karadeniz'in görebildiğim yerleri gidilesi,görülesi,hayran olunası yerler.

Bence;
Rize'de Çay Müzesini ve Etnografya Müzesi'ni gezin,kuymak yiyin,Ziraat Çay Bahçesinde organik çay için,Rize tepelerinde yer alan restoranlardan birinde manzara eşliğinde saç kavurma ve kuymak yiyin,Fırtına deresinde ayaklarınızı suya sokun ama bedava rafting yapmak istemiyorsanız dikkatli olun,kuymak yiyin,Trabzon'da gümüşçüler çarşısını gezin kendinizi şımartın,kuymak yiyin,Şehrin içindeki müzeyi,Aya Sofia'yı ve Atatürk Köşkü'nü gezin,kuymak yiyin,asla yanınızda yağmurluk olmadan dışarıya çıkmayın,yağmur yağıyor diye evde oturmayın,gri bir günde deniz kenarına gidip dalgaları izleyin ıslanmak istemiyorsanız yüksek bir yerde olun.Hava nasıl olursa olsun cennet gibi bir yerdesiniz keyfini çıkarın.Haaa birde kuymak yiyin...

3 Temmuz 2011 Pazar

Merhaba...

Herkese iyi geceler...
İlk yazımda ne yazabilirim diye uzun uzun düşündüm;sonrasında ise kendimi akışa bırakmaya karar verdim hadi hayırlısı...
Ben Alin...Kahveyi,çikolatayı,sinemayı çok severim;zeytinden ve her türlü sakatattan ve riyakarlıktan nefret ederim...Çok okurum çokda düşünürüm ama düşündüklerimin hepsi kafamın içinde bir köşede kapalı kalır...Eee düşün düşün nereye kadar sonuçta kafanın belli bir hacmi var baktım olmuyor düşüncelerimi paylaşabileceğim bir yer olsun istedim böylelikle Alin'ce doğdu...
Burasının benim için neyi seviyorsam,neden nefret ediyorsam,neyi hayal ediyorsam kısaca hayatta bana göre olan herşeyi paylaşabileceğim düşüncelerimi özgürce aktarabileceğim bir yer olmasını istedim..
Okuyanlar içinse göreceğiz bakalım umarım okunmaya değer olurum...

Bence
Okuyun ve okutun ;-)))